Toplumun en büyük ve en yıkıcı tabularından birini konuşalım: Kutsal Aile ve Kan Bağı efsanesi.
40’lı yaşlarına geldiğinde hayatında bir temizlik yaparsın. Sahte arkadaşları, seni yoran sevgilileri hayatından çıkarırsın. Ancak iş sana çocukluğundan beri psikolojik şiddet uygulayan, seni küçümseyen, enerjini emen veya sadece çıkarları için arayan o toksik anne-babana, bencil kardeşlerine veya sülalene geldiğinde birden durursun. Çünkü zihninde o zehirli atasözü yankılanır: “Et tırnaktan ayrılmaz, kan bağıdır atılmaz.”
DNA, Psikolojik Şiddetin Bahanesi Olamaz
Birinin seninle aynı DNA’yı taşıması, onun senin sınırlarını ihlal etme, seni değersizleştirme veya hayatına müdahale etme hakkına sahip olduğu anlamına gelmez. Kan bağı bir ayrıcalık değildir; saygı kazanılması gereken bir şeydir. Eğer o zehirli lafları sana sokaktaki bir yabancı söyleseydi yüzüne bile bakmazdın, peki neden aynı cümleleri kuran “akraban” olduğunda buna katlanmak zorunda hissediyorsun?
Vicdan Mahkumiyeti
Toplum, aileni reddetmeni en büyük günah olarak kodlamıştır. Bu yüzden sana en büyük zararı veren o “kan bağlarını” kesip atmaktan suçluluk duyarsın. O bayram yemeklerinde, o mecburi aile toplantılarında için kan ağlayarak sahte gülücükler dağıtırsın. Kendi çekirdek ailene (eşine/çocuklarına) veya kendine ayıracağın o değerli enerjiyi, sırf “ayıp olmasın” diye o toksik girdapta heba edersin.
Uyanış Stratejisi: 40 yaşından sonra kimsenin “kurtarıcısı” veya “şamar oğlanı” olmak zorunda değilsin. Bir akraba, senin hayat enerjini emiyorsa, onu hayatından çıkarmak bir vefasızlık değil; özsaygının en yüksek mertebesidir. Kan bağı, kimseye sana saygısızlık etme bileti vermez. Gerekirse mesafeni koy, sınırlarını çiz ve o suçluluk duygusunu reddet. Kendi seçtiğin aile (dostların ve değer verdiklerin), şans eseri içine doğduğun o zehirli kandan her zaman daha gerçektir.